
uzun zaman sıkıntıyla, acıyla, saçmalıklarla boğuştuktan sonra bunların hiç biriyle muhatap olmadığın ve de her gün yeniden taze bir nefesle uyandığın zamanları yaşamak, insana başlarda garip ve de inanılmaz gelebilir.
bir şekilde, elbette ki dertler sonlanmıyor. tahammülün ve dayanıklılığın artıyor sanırım, güçlendikçe.
yine elbette ki zaman zaman sıkılabiliyor, öfkelenebiliyorsun. ha keza konu salt kendi yaşamın değilse, öfkelenmediğin gün yok da denebilir. yine de bu yazının biraz dışında kalmalı kahpe düzenin edepsizlikleri. kahpelik, cinsiyete bağlı değildir diye not da düşeyim, seksist deyim kullanmışsın diyeceklere şimdiden.
yıllardır ertelediğin projelerin var. yapmak istediğin tonla şey. mesela bir kitap alıyorsun eline, yazarı dikkatini çekiyor, okuyorsun biyografisini. ilk kitabını 20’sinde bastırmış oluyor. “hay senin!” diyorsun. sevdiğin müzik grubu, 16’larından itibaren garajlarda çalıyor. oyununu beğendiğin oyuncu, sevdiği işi yapmak uğruna ailesini karşısına alıp diğer eğitimini yarıda bırakmış ve oyunculuk okumak için 18’inde yurtdışına kaçmış oluyor. siyasetçi, gençlik örgütlerinden yetişme, yönetmen karpuz kabuğundan gemiler yapmış çocukken. hepsinin yaşadıklarını düşünüyor, kendi hayatından emareleri kovalamaya başlıyorsun. “aa ben de küçükken çamurdan ördekler yapardım dere kenarında” diyorsun, “ayna karşısında annemin kıyafetleriyle şarkı söylemeye başladığımda, saç fırçasının üzerindeki saç tellerini ışıklarmış gibi algılardım” diyorsun. “bebeklerimin kıyafetlerini kendi kıyafetlerimden keser yapardım” diyenlerle, “daha 5 yaşındayken öyle bir cümle kurmuşum ki aile büyükleri şaşırmış kalmış, ‘büyük adam olacak ileride’ demişler” diye anlatanları dinliyorsun.
hepinize bakıyorsun sonra. hiç birşey yapmamışsınız. aynı yerdesiniz. aynı yerdesin. gerçekleştirilmemiş onlarca proje, küçük not kağıtlarına yazılı, kutularda tozlanıyor. ha birçoğu da “kafanın içinde” elbette “ah keşke imkanım olsa” cümlesine sığınıyorsun. oysa ki cesaretin yok, oysa ki sen bunları birer birer gerçekleştirmek üzere adım atmadıkça yalnızca “hayallerin kahramanı” olarak kalacaksın. cesaretini kıran en ufak şey olduğunda siniyorsun. olumsuz en ufak olayda, en küçük engelde “işte olmuyor! lanet olsun” cümleleri senin sığınağın.
yani en azından belli bir zamana dek öyleydi. bazılarımız için. misal benim için.
yeniden üretmeye başlamanın sevincini, tazeliğini, hafifliğini yaşıyorum bir süredir.
kaçmıyorum.
bahane üretmiyorum.
sıraya koydum işleri. kaotik bir yün çilesi halinde hiç bir işe yaramayacaklardı.
“şu zamana kadar” diye süreler belirledim kendimce. “bu iş, şu tarihte bitmiş olacak” diyorum, bitirdiklerim var hatta.
harekete geçmem için dışarıdan bir destek ya da dürtülmeye ihtiyacım olduğunu kabullendiğimde o taşkın egomu törpülemeye başlamıştım. “hiç kimseye ihtiyacın yok senin, her şey senin içinde” bıdı bıdısı koskocaman bir yalan. sen direnip üretmek için heveslendikçe hevesini kıran bir çevren, moralini sıfırlayan çalkantılı bir aşk hayatı, kendine güvenini yok etmeye yönelik bilinçsiz tavırlar vs. derken, ne kadar uğraşırsan uğraş, vazgeçmeye de meyilliyken bünye, tembelliğine bahaneler üretmek için kolayca sebepler bulabilir ve de tüm o olumsuzlukların ardına saklanıp yine ve yeniden “erteleyebilir”sin her şeyi. hadi çok genellemeyeyim, bende öyle oluyordu.
hayatımdaki insanları değiştirdim. kalıcı olanlar, gerçekten bana değer veren ve benim de değer verdiklerimdi.
sesimi daha çok çıkarmaya başladım. iş hayatımda değil, orada sesim hiç kısılmamıştı ama aile içinde en azından ılımlı olmak adına ya da onlar üzülmesin diye diye yapmadığım bir çok şeyi, kendimi daha net ifade ederek anlatmaya başladım. ve gördüm ki kararlılığın ve net ifadelerin karşısında kimse size karşı çıkmıyordu. daha da destek oluyorlardı hatta.
tüm pürüzleri tek tek temizlemeye başladığımda, ki buna bedenime gösterdiğim özen ve de sağlığıma dikkat etmek de eklenince, hayatın daha yaşanır olduğunu gördüm. taze nanenin sofradaki rengini ve yerini farketmek gibi bir şeydi bu. yaz kahvaltılarını anımsatan. içini ferahlatan.
yanımda, beni seven; benim de sevdiğim, birlikte üretebildiğim, çoğaldığım, mutlu olduğum insanlar var.
kös kös yerinde sayan, insanlara zarardan başka bir şey vermeyen, her sözü üstten, her sözü “kendine dair” olan insanlardan uzaklaştım. hareketsizlik, bulaşıcıdır çünkü.
bunalımlı, mutsuzluğu bir bok sanan “hayat hep böyle yeaa” diye ergenlik krizlerini aşamamış vatandaşlara karşı artık daha katıyım. çünkü hem senden tavsiye isteyip hem de hayatlarına müdahale etmemek için kasıla kasıla ufacık öneriler sunduğun halde bunları kaale almayan; üstüne de boktan acılarına daha da battıkça batan insanlara ne verebilirsin ki? hatta onlar senin hayatında sıkıntı yaratmaya devam ederler ki hep öyle oldu bugüne dek.
tüm bu yazdıklarım acımasız görünebilir. farkındayım. fakat beni tanıyanların ne demek istediğimi çok net anlayacağını da biliyorum. aslında anlaşılmak gibi bir derdim de yok artık pek. yaşamaya yeniden dört elle sarıldım çünkü bir kırk yıl sonra “niye yapmadım tüm yapmak istediklerimi?” diye hayıflanmak, melankoli kraliçesi olmak falan istemiyorum.
tüm ölü derileri soyuyorum. azıcık kan aksa da sorun olmayacak.